Makale

Published on Ağustos 16th, 2017 | by Kuzey Ormanları Savunması

0

İhalenin kaybedeni kim?


(Çiğdem Toker / Cumhuriyet – 16 Ağustos 2017)

Kamu İhale Kanunu’nda (KİK) yer alan “davetli ihale”yöntemi”, olağanüstü durumlarda başvurulması gereken istisnai bir yöntem olmasına karşın, bilinçli bir siyasi tercihle adeta “kural” olarak kullanılıyor. 
Ağırlıkla “duble yol” projelerinde yoğunlaşan davet yöntemi, son dört yıldır artan bir ivmeyle ciddi bir proje stoku ve mali büyüklüğe erişmiş durumda. Proje listesi ve bütçe kaynaklarından aktarılan ihale bedelleri, davet yönteminin, siyasi ve ekonomik bakımdan iç içe girmiş kilit rol oynadığını gösteriyor: AKP hükümeti ile belli müteahhitlik firmalarına karşılıklı olarak birbirlerinin ömür ve olanaklarını genişletme fonksiyonu. Davet yöntemine bu üstünlüğü kazandıran bir özellik, İdare’ye “istediğini çağırma” yetkisi ise, diğeri pazarlıkların ilansız olması nedeniyle gözlerden uzak yapılması. 
Bu da, yüz milyonlarca TL’lik ihalelerin, bir kez bile “yanlışı eksiği var mı” sorusu sorulamadan sonuçlandırılması anlamına geliyor. Böylece kamu görevlisi konumundaki bazı kişilere sağlanması muhtemel kişisel çıkarlar da gizli kalmış oluyor.

Tesadüf olmayan çakışmalar 
Duble yolda davet yöntemiyle verilen projeler, devletin büyük altyapı projelerinde krediye, işletme süresinde belli garantilerin sağlandığı Kamu Özel İşbirliği (KÖİ) yöntemine dönüşüyor. 
Büyük tutarlı “duble yolların” verildiği büyük müteahhitlik firmalarıyla, daha gelişmiş tekniklerin ve finansman modellerinin kullanıldığı KÖİ projelerini üstlenen bazı firmaların aynı isimlerden oluşması ise tesadüf değil. Tıpkı, duble yol projelerinde rakip konumundaki pek çok firmanın, KÖİ projelerinde aynı konsorsiyumlarda yer alışının tesadüf olmaması gibi. 
Geçenlerde, bütçeden müteahhitlere ayrılan paylardaki artışları aktardığım bir yazının başlığı “Ak müteahhit cumhuriyeti” başlığını taşıyordu. İronik görünen bir başlığın, bütçeyi kullanma tercihleri ve iktidar kadrolarıyla “simbiyoz” ilişkileri dikkate alınırsa, gerçekliği yansıttığı da anlaşılacaktır. Bu çerçeve içinden bazı ilginç örnekler, bize fikir verebilir: 
Akkuyu Nükleer Santralı’nın yüzde 49’unu Cengiz-Kolin-Kalyon ortaklığının satın alacağı açıklamasını hatırlarsınız. 
Üç firma bu satın almaya, adeta atanmışçasına “talip oldurulmuş” olabilir mi? 
Cengiz Kolin Kalyon, 3. havalimanının da ortakları. Hani iktidar medyasının günlerce “Almanya kıskanıyor” yazdığı projenin. Ne hikmetse Almanya ile siyasi gerginliğin sürdüğünü sandığımız bir anda aniden Siemens’in kazandığı açıklanan YEKA ihalesinde Alman firmasının yanında yer alan iki Türk firmasından biri de Kalyon. Üstelik, Türk devletinin kilovatsaatini 12.35 dolar/sent’ten satın alacağı nükleer enerjinin ortağı ile, kilovatsaatini 3.48 dolar/sent’ten alacağı rüzgâr santralları konsorsiyumunun ortağı o. Devletin alım garantisi verdiği iki enerji projesi arasında, kilovatsaat başına 9 sentlik bir fark var. Ve iki projenin de Türk ortağı aynı firma. 
Kaybeden kim peki sizce?


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑