Makale

Published on Aralık 6th, 2017 | by Kuzey Ormanları Savunması

0

İstanbul’un dönüşümü üzerinden AKP’yi okumak

(Cihan Uzunçarşılı Baysal / Yön Dergisi Sayı 9 – Kasım 2017)

‘‘Kente dair düşündüğümüzde, kentsel süreç içinde ne çeşit insanlar haline geldiğimizi de düşünmemiz gerekir; ve, farklı bir kenti inşa etmek istediğimizde, sormamız gereken can alıcı soru, kent üzerine değil kendimiz üzerine olmalıdır.’’                                                                                                                                                                                                                                                          David Harvey, 2010

 

Metalaştırılmış İstanbul Üzerinden Vicdan Muhasebeleri

2004’ten bu yana İstanbul’u idare eden Kadir Topbaş, vicdanının rahat olduğunu belirterek yakınlarda istifasını verdi. Eski başkanın bu vicdan rahatlığının aksine, Türkiye’nin kalkınmasını sırtlayan bir büyüme motoruna dönüştürülmüş olan İstanbul, kullanım değerini, ruhunu ve benliğini yitirme yolunda vicdanları sızlatıyor. Göreve gelişinin birinci yılı olan Nisan 2005’de ‘‘İstanbul’u yıkarak güzelleştireceğiz[1]’’ azmiyle yola çıkan Topbaş, yıkım kısmında sözünün eri olduğunu, 8500 yıllık kenti, 13 yılda mega şantiyeye çevirerek ispat etti. Kentlilerin talep ve ihtiyaçlarını yerine getirerek hizmet etmek yerine, kenti markalaştırarak küresel sermayeye pazarlamayı şiar edinmiş girişimci belediyeciliğinin ahlaksız arsız rant ekonomisi bugün her taşın altından sırıtmakta. Öyle ki, arazi rantı yükselen bölgenin mezarlığı bile afet dönüşümünde[2]! Dahası, kentin tarihinden ve mekanlarının bağlamından kopuk uçuk kaçık projelerle İstanbul hızla Dubaileştirilmekte; başkanın ‘‘ustalık dönemi’’ olarak adlandırılan bu projeler kadim kenti bir kent karikatürüne dönüştürmekte. Topbaş, doğası, tarih ve kültür varlıkları, hafıza mekanları, kentsel kamusal alanları, binlerce yıllık ekosistemleri… sermayenin yağma ve talanına koşulmuş, afet toplanma alanları bile rant projelerine açılarak güvenliği gözden çıkartılmış, alt gelir grupları ve kent yoksulları çeperlerdeki TOKİ silolarına sürülerek ayrıştırılmış; hatta, kenti asla kuzeye büyütme çünkü yaşam kaynakları orada diye buyuran kendi Çevre Düzeni Planı (2009) dahi ihlal edilmiş, ekonomik, sosyal, çevresel ve ekolojik olarak sürdürülemez bir İstanbul bıraktı. Öte yandan, İstanbul’un sürdürülemez dönüşümünde asıl söz sahibi ve sorumlunun Topbaş ya da yerel yönetim olmadığı gayet açık; merkezi yönetime yerel yönetimler üzerinde hegemonik bir güç sağlayan yasal düzenlemeler bunun baş kanıtı. Nitekim Cumhurbaşkanı Erdoğan, o çok konuşulan açıklamasında, ‘‘Biz bu kente ihanet ettik, hala da ihanet ediyoruz. Ben de bundan sorumluyum” diyerek merkezi yönetime işaret etti. Cumhurbaşkanı’nın ardından Çevre Şehircilik Bakanı Özhaseki’den de bir vicdan muhasebesi geldi: ‘‘Şehirlerimizin canına okuduk’’.

Vicdanı rahatlar karşısında rahatsızlar; sorumluluklarını göz ardı edenlere karşı yükümlülüklerini kabul edenler. Peki İstanbul için ne değişti? Hangi kent-kırım, doğa-kırım, tarih-kırım projeye dur denildi? Hangi temiz sayfa açıldı da inşaat artıklarından, hafriyat molozlarından, ama en çok, yukarıdan aşağıya dikte edilip aşağıdan yukarıya kabul gören kentsel ranttan arındık? Kamyon terörü mü sonlandı, asbest tehlikesi mi, emekçi cinayetleri mi? Şule İdil Dere daha kaç kez öldürülecek? Kardeşi kardeşe, evladı ana babaya, komşuyu komşuya düşman eden rant düzenine karşı iktidar katlarından bir ‘‘One minute’’ çekildi de Fikirtepeli mi duymadı?

Tokludede’nin yok edilen eski İstanbul evleri, Şemsi Paşa Camii’nin çatlayan duvarları, muhteşem Süleymaniye Camii’ne takılan boynuzlar, Yenikapı’ya eklenen böbrek, Fatih’in 600 yıllık tersanelerine reva görülen AVM’li otelli marinalı proje, beton çölü eylenmiş Yassıada, Kabataş’ın tarihi bölgesine konuşlanacak çift yumurtalı martı ve de bil cümle kıyım projesi yetmemiş gibi, girişimci yönetim şimdi de Topkapı Sarayı Has Bahçe’yi ihya adı altında ticari projelere açmayı planlıyor. Habitatları tarumar edilen domuzların, sincapların, asırlar boyunca konakladıkları su kaynakları betonlanan göçmen kuşların, sahilleri kazıklanan Boğaziçi’nin deniz canlılarının, milyonlarcasının daha fermanı kesilen Kuzey Ormanları ağaçlarının ve nicesinin vebalini boynunda taşıyan yönetim, ‘‘durmak yok devam’’, Kanal İstanbul’a yatırımcı avına çıkıyor. Mahallelerinden sürülerek TOKİ silolarında hapishane yaşamlara mahkum edilen dönüşüm alanları nüfuslarının, Sulukule’den Gülsüm Abla’nın, Ayazma’nın çocuklarının, oksijen makinasıyla sokağa atılan Küçükbakkalköylü Aydoğan Ağabey’in, evi elden gidiyor korkusuyla intihara teşebbüs eden Tokludedeli İsmet Amca’nın, mahallelerinden kopartılmaya kalpleri dayanamayan Tokludedeli Hüri Abla ile Sulukule’den Niyazi Amca’nın ve seslerini duyamadığımız nicelerinin ahları üzerinde iktidarı, Armutlu’ya acele kamulaştırma çıkartıyor.

Öyleyse vicdan ne demek? Zurnanın zırt dediği yer, üretemeyen ekonominin çarklarının spekülasyon, inşaat ve emlak sektörleri ile bunların yan sektörleri üzerinden döndüğü Türkiye’de, İstanbul’un emlak ve arazi rantının iktidar açısından hayati önemidir. İktidarın sürdürülebilirliğine İstanbul’un sürdürülebilirliği fedadır; gerisi laf-ı güzaf!

Otokrasi, Klientelizm, Yozlaşma

Öte yandan, AKP, iktidara geldiği 2002’den itibaren hegemonyasını adım adım kentsel mekan üzerinden tesis etti; hatta, otokrasi ilk olarak kentsel mekan üzerinden yükseldi diyebiliriz. TOKİ’nin yeniden yapılandırılması, 2011’de kurulan Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, 6306 sayılı Afet Yasası vb hukuki araçlar ve kurumlarla merkezi yönetimin kent üzerindeki gücü ve otoritesi yerel yönetimler aleyhine arttırıldı ve genişletildi. Mahalle yıkımları, zorla tahliyeler, TOKİ silolarına zorla yeniden iskanlar gibi antidemokratik ve baskıcı uygulamalar ve insan hakları ihlalleri silsilesiyle malul bir kentsel rejim yaratıldı. Kent mücadelesindeki her hukuki kazanımın ertesinde yapılan yeni yasal düzenlemeyle bu kazanımın yolları kapatıldı. İptal edilen, yürütmesi durdurulan planlar ve riskli alan kararları cim karnında nokta değişikliklerle tekrar tekrar mahallelerin önüne sürüldü. Yetmedi, olağanüstü zamanların düzenlemeleri olan acele kamulaştırmalar, riskli alan kararlarının payandası eylenerek araçsallaştırıldı. Hukuk devleti en önce mekanda yok edildi. Sermaye yararı kamu yararı ile yer değiştirirken, kamu yararı için çalışan kurumlar, başta koruma kurulları, meslek odaları ve üniversiteler ya dönüştürüldü ya da baskılandı veya ele geçirildi. Afet Yasasına eklenen “güvenlik gerekçesi” ile de hemen her mahalleyi ama en çok direniş bölgelerini riskli alan ilan etmenin yolu keşfedildi. Bu bağlamda, mega projeleri de neoliberal kentleşme ötesinden okumakta yarar var. Üretemeyen bir ekonominin can simitleri olan mega projeler, sadece kentin neoliberal dönüşümünün araçları olmayıp aynı zamanda, antidemokratik, gayri şeffaf, tepeden inme yöntemleriyle otokrasiyi yeniden üreterek sistemin değirmenine su taşımaktalar. Toparlarsak, hukuk devleti ilkeleri ve demokratik mekanizmalar yok edilirken, otokrasi mekandan ve önce İstanbul’un dönüşüm alanlarından inşa edildi. Diyarbakır Sur’un dönüşümünde ise şahikasına ulaştı.

Kent merkezinde kim kalacak, hangi kentsel kamusal varlık kime peşkeş çekilecek, kupon araziler nasıl ve kimlerce gasp edilecek… her şey merkezden daha doğrusu en tepeden hesaplanageldi. Büyük ihaleler, mega projeler davet usulüyle yandaşlara açılırken, ayrıcalıklı imar hakları ve plan değişikliklerinden doğan muazzam kentsel rant ulufe-ulufe dağıtıldı. Örneğin, inşaat yapma hakkının arsa büyüklüğünün 2,5 katı olduğu 4.Levent’te 12,000 metrekare arsasıyla 30,000 m2 inşaat izni alması gereken Kiler Holding, kendisine tanınan ayrıcalıklı imar hakları sayesinde 165,000 m2 alanlı Sapphire gökdelenini inşa etti. Yandaş şirkete 1 milyon Euro civarında bir ek kazanç aktarılmış oldu[3]. Sapphire ile başlatılan bu gayri-meşru uygulama daha sonra genişletilerek olağanlaştırıldı. Zorlu Center, Taş Yapı, Torunlar, Ağaoğlu…. ardılları geldi. Klientelizm ya da popüler adıyla ‘‘ahbap-çavuş kapitalizmi’’, İslami yüzlü ittifakını kentsel rantın bölüşümü üzerinden kurdu.

Sadece klientelist piramitin üst basamaklarındakiler değil, alt basamaklardakiler de sistemden nemalandılar.  Dönüşüm alanlarında emlak büroları açarak kendi mahallelerini pazarlayanlar, komşularını ikna / tehdit göreviyle inşaatçılara hizmet edenler, pazarlamacı muhtarlar, çantacılar… Bir verip üç almak için kiracılarını sokağa atabilenler, ana babalarını doğup kocadıkları mahallelerden kopartanlar, bostanlarından, bahçelerinden vazgeçenler…Rant düzeninin kirli iş kolları ve vicdansız ilişkileri sistemin aşağıdan yukarıya mutabakat görerek yeniden üretimini de sağladı ama ne pahasına? Mücella Yapıcı’nın parmak bastığı üzere, ‘‘AKP, felsefi olarak Türkiye’de herkesin ahlakını bozmayı becerdi. Ahlaksız ve ilkesiz bir toplum yarattı[4]’’.  Böyle bir toplumu da en başta dönüşüm alanlarından yarattı.

Kentsel Mekanın Osmanlılaştırılması / İslamileştirilmesi

‘‘O bölgeye gelen kişi bir defa o merkezi gördüğünde bir İslam kentinde olduğunu anlayacak…Şehrimizin tarihi ve kültürel dokusunu yavaş yavaş ortaya çıkarınca öyle zannediyorum ki, İstanbul’a gelen turist, halkı Müslüman olan bir şehre geldiğini anlayacak[5].’’                                                                                                                       

                                                                                                                                                                                       Recep Tayyip Erdoğan, 1994

‘‘Önemli binaların girişleri Mekke’ye yani, Kıble’ye bakıyor. Öte yandan, bölgenin ortasında üç hilal modeli yer alıyor. Şehrin yoğunluğu da bu model doğrultusunda planlanmış durumda[6]’’. Alıntı, Yeni İstanbul projesinin çok konuşulduğu 2011 yılından. Şu anda rafa kalkmış gibi gözüken (ama illaki raftan indirilecek olan) bu projeden bahsetmemizin sebebi ise mekan tanziminde önemsenen kriterler. Benzer şekilde, 3.Havalimanı projesinin mimarlık bürolarından Haptic’in CEO’su, ana binanın tonozlu tavanına ve kubbelerine dikkat çekerek geleneksel mimariden ve Süleymaniye Camii’den esinlendiklerini belirtiyor. 3.Havalimanı’nın kontrol kulesinin lale şeklinde olması tesadüf değil. Türk-İslam sanatında lale Allah’ı temsil eder.

Selçuklu-Osmanlı tipi altında, ülke mimarisinde hiç adı geçmeyen, sonradan icat edilmiş bir mimari, yenileme projelerinden kamu binalarına hemen her yere sızarak kentsel mekana damgasını vurmakta. Ayvansaray Tokludede’nin güngörmüş eski İstanbul evleri, Süleymaniye’nin ahşap konakları, Sulukule’nin avlulu evleri bu tarza ilk yenik düşenler. Özgün sokak dokuları dahil taş üstünde taş bırakmayacak şekilde dozerlenen mahallelerin geçmişlerinden tek bir iz dahi bırakılmayarak mekanların belleği sıfırlanırken, buralardan yükselen ‘‘Osmanlı tipi villalar’’ ile yepyeni bir kentsel bellek inşa edilmekte. Sahabeler Haziresi’ne yakın Tokludede, Mihrimah Camii’nin yanı başındaki Sulukule ve elbette Süleymaniye…Dini öneme sahip bölgelerdeki mahalleler, yeni kullanıcıları olacak İslami burjuvaziye hazır edilmekte.

Hemen her yeni proje bir cami içermekte. İzleri günümüze gelememiş camiler ihya projeleri adı altında yeniden inşa edilirken, yeni camiler de onlara eklenince, İslami bir doku boydan boya kenti sarmakta. Rumelihisarı içindeki sahneye kondurulan mescit ihyasıyla sanat ve müziğin icra edildiği alan dini bir mekana dönüştürüldü; mescit küçük ama sembolik önemi çok büyük. Bir türlü hayata geçirilemeyen Taksim Cami’nin inşaatına da başlandı. Projenin görsellerinden Taksim Meydanı’na hükmedeceği anlaşılmakta. Demokrasi taleplerinin, itirazların seslendirildiği meydan, cami avlusu hüviyetine girecek. 72m yüksekliği ve 35m kubbe çapıyla Çamlıca Cami kentin hemen her noktasından görünebiliyor. Cami, Türk İslam eserleri müzesi, sergi salonu, konferans salonu, ihtisas kütüphanesi (muhtemelen İslam üzerine) içeren çok fonksiyonlu bir mega külliye. Mega otoparkının yanı sıra çevresinde yürüyüş ve rekreasyon alanları da mevcut. Kentsel kamusal alanlar yasaklanıp, özelleştirilip yok edilirken camilerin içlerinde ve çevrelerinde yeni kamusal alanlar yaratılmakta. Nitekim, Çevre Şehircilik Bakanı, Diyanet İşleri ile işbirliği içinde bir Cami Standartları Projesi hazırladıklarını ve camileri hayatın merkezine getireceklerini beyan etti.

Dinci vakıf, STK ve derneklere belediye tarafından sağlanan değerli kamu binaları, kira yardımları ve arazi tahsislerinin haddi hesabı yok. Son üç yılda milyonlarca lira değerinde arsanın bağışlandığı, arsa bulamayanlara da 800 milyon TL kira bedeli ödendiği yakınlarda ortaya çıktı[7]. Bir zamanlar tarihi bölgelerdeki binalara sıkışmış olan bu kurumlar, sağlanan ayrıcalıklar sayesinde kent düzleminde her yerdeler.

Haliç’te saltanat kayıkları, isteyene kiralık Osmanlı giysileri, Taksim Meydanı’nda sergilenen Osmanlı okçularının devasa heykelleri, asıl işlevi Osmanlı İslam kültürünü pazarlamak olan İBB’nin İstanbul Kitapçısı dükkanlarında satılan fetih temalı yap-bozlar, yeniçerili satranç takımları, Osmanlı armalı, figürlü çay ve kahve takımları, anahtarlıklar… Gündelik yaşamın, eşyaların, oyuncakların, yeni baştan inşa edilmiş yapay bir Osmanlı kültürü tarafından ele geçirilmesi. 1453 Fetih Müzesi’nde her ziyaretçiyle bir kez daha fethedilen Bizans; Osmanlı tarihini, ulusal gururun, ufak, basit ve kolaylıkla hazmedilir lokmalarına dönüştüren Miniatürk. Küresel ligde en gerilere düşen ülkenin yeniden yaratılmış bir geçmiş üzerinden milli gururunu tesis etmesi.

Son Söz

İstanbul yittikçe AKP kazançlı çıkıyor. Üretemeyen bir ekonominin çarklarını emlak inşaat sektörleri üzerinden döndürüyor, güvencesiz de olsa istihdam yaratıyor, yandaşlarını zenginleştiriyor, yukarıdan aşağıya dikte ettiği rantsal düzen aşağıdan yukarıya mutabakat buldukça iktidarını konsolide ediyor, İslamileştirdiği mekanlar vasıtasıyla ideolojisini kente damgalıyor, hegemonyasını inşa ediyor ve kenti muhafazakarlaştırıyor. İçi boşaltılarak yeni baştan yaratılmış yapay bir Osmanlı kültürü ile de milli gururun sırtını sıvazlıyor.

Dolayısıyla, bugün gelinen noktada, kent mücadelesi, neoliberal kentleşmeye karşı olduğu kadar otokrasiye, klientelizme, yozlaşmaya, dinci mekanların üretimine karşı durmalıdır. Anayasa’nın temel taşlarından biri olan laikliğin, eğitim, kadın hakları, çocuk hakları başta olmak üzere hemen her alandan silinmeye durulduğu bir zaman diliminde, kentsel mekandan da delinmesi şaşırtıcı değildir. Dolayısıyla, kent mücadelesinin önemli bir ayağı İslami otokrasiye karşı laikliği savunmak olmalıdır. Böyle baktığımızda mekan ve kent mücadelesi aslında demokrasi mücadelesi olup siyasetin de en merkezinde yer almalıdır.

[1]‘‘Başkan Topbaş 1 yılını değerlendirdi’’, 22.04.2005 http://www.iett.istanbul/tr/main/news/baskan-topbas-1-yilini-degerlendirdi/159 .

[2] ‘’Mezarlık Afet Alanı İlan Edildi’’, 31.01.2014,  http://www.yapi.com.tr/haberler/mezarlik-afet-alani-ilan-edildi_116518.html https://www.youtube.com/watch?v=NKTkWbXclfE&hd=1 .

[3] Erbatur Çavuşoğlu, ‘‘İslamcı neo-liberalizmde inşaat fetişi ve mülkiyet üzerinde simgesel hale’’,  Birikim 270 (Ekim 2011): 40-51.

[4] ‘‘Mücella Yapıcı: AKP ahlaksız bir toplum yarattı’’, 19.10.2017.  http://mezopotamyaajansi.com/tum-haberler/content/view/3126 .

[5] Tanıl Bora. ‘‘Fatih’in İstanbul’u’’, Istanbul Küresel ile Yerel Arasında, Çağlar Keyder (ed) 62.

[6] Tebernüş Kireççi. ‘‘ABD Üniversite’sinde planlanan ‘Yeni İstanbul’ çılgın proje mi?’’, milliyet.com.tr, 11.01.2011.  http://www.milliyet.com.tr/abd-universitesinde-planlanan-yeni-istanbul-cilgin-proje-mi–ekonomi-1337606/

 

[7]  ‘‘Parsel Parsel Kıyağın Bedeli 800 Milyon Lira’’, Cumhuriyet,19.09.2017.

Tags: , , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑