Makale

Published on Aralık 10th, 2017 | by Kuzey Ormanları Savunması

0

Su meselesi mi, oy meselesi mi?

(Akgün İlhan / Yeşil Gazete – 9 Aralık 2017)

2019 yerel ve genel seçimlerinden önce Türkiye’de eşi benzeri görülmemiş bir su furyasıyla karşı karşıyayız. Son üç haftanın gündemini belirleyen şey su oldu desek abartmış olmayız.

İlkin, geçtiğimiz ay sonunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığında yapılan Genişletilmiş İl Başkanları toplantısında 2019 seçimlerinde belediyelerin performans kriterlerine dair çeşitli tüyolar verilmişti. Bunlardan bir kısmı belediyelerin içme suyu, atık su, şebeke ve arıtma tesisleri gibi özelliklerine dairdi. Bu açıklamaların hemen ardından büyük şehir belediyeleri bir biri ardına suda fiyat indirimine gidileceklerini duyurdu. Konutlara verilen şebeke suyuna İstanbul’da %5, Bursa’da %10 ve Balıkesir’de %25 fiyat indirimi yapıldı[1]. Manisa ve Edirne’de olduğu gibi suya zam yapmaya devam eden belediyeler ise büyük eleştirilere hedef oldu.

Balıkesir’de suya %25 indirim yapıldı

Su Olmasaydı…

İkinci olarak ise geçen hafta ise Su Olmasaydı[2] adlı bir A Haber belgeseli yayınlandı. İki saat 11 dakikalık bu propaganda filmini “bizden önce su yoktu, medeniyet yoktu” cümlesiyle özetlesek yeridir. Orman ve Su İşleri Bakanı Veysel Eroğlu ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın çeşitli tarihlerdeki konuşmalarını da içeren belgeselde Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminden başlayarak değişmeye başlayan “Yeni Türkiye” su meselesi üzerinden anlatılıyor. 1993’teki İSKİ Skandalı’nın ardından Refah Partisi adayı olarak seçimlere giren ve belediye başkanlığını kazanan Erdoğan gerçekten de bir enkaz devralmıştı. Yolsuzluk nedeniyle su altyapıları yenilenmemiş, su kayıpları %65’lere çıkmış ve İstanbul’un hızla büyüyen nüfusuna su yetmez olmuş, su kesintileri artık rutin bir hal almıştı. Erdoğan ve ekibinin ilk işi İstanbul dışındaki su varlıklarını şehre akıtacak su alt yapısı projelerine girmek oldu. Havzalar arası su transferlerinin ekolojik ve ekonomik maliyetleri halkın boynuna vurulurken, İSKİ şehir ölçeğinde bir kurum olmaktan çıkıp bölgesel bir su idaresi merkezine dönüşüyor, büyük projelerin maliyetleri vatandaşın su faturalarını günden güne şişiriyordu. Ancak kim ne derse desin su musluklardan akıyor, içilecek kalitede olup olmaması pek fazla kafaya takılmıyordu. 1993 İSKİ Skandalı sürecinde büyük bir iniş döneminin hemen ardından sahneye çıkan Erdoğan’ın su hizmetleri konusundaki başarıları olduğundan çok daha parlak görünüyor, esasında sadece görevini yapanlar birer kahramana dönüşüyordu. Bu nedenle su meselesine getirdiği neoliberal eksenli çözümler Erdoğan’ın siyaset basamaklarını çıkarken arkasına aldığı en önemli güçlerden biriydi.

Niteliğe değil niceliğe övgünün bedeli

Yusufeli Barajı temel atma törenin barkovizyon ile bağlanan dönemin Başbakanı Erdoğan inşaat sürecinin kısaltılması için pazarlık yaptı.

Bahsi geçen filmde Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde İSKİ’nin başına getirdiği ve o günden bu yana su konusunda ülkede alınan her kararın arkasında olan isim Veysel Eroğlu, Istrancalar’dan getirilen suyun toplandığı Kazandere Barajı’nın 245 gün gibi kısa bir sürede bitirilmesiyle övünüyordu. Nitekim Yeni Türkiye’de en kısa zamanda en büyüğünü yapmak, projelerde sayılarla ahengi tutturmak en büyük marifetti[3]. Loto rakamlarını tutturmaya çalışır gibi planlanan “1000 Günde 1000 Gölet”[4] projesinin tamamlanmasının ardından gelen “1000 Günde 1071 Gölet”[5] bu çılgınlığın en bariz örnekleriydi. Dünyanın 3. en yüksek barajı olacak Yusufeli Barajı’nın temel atma törenine barkovizyonla canlı bağlanarak “Barajı 7 yılda bitirmek size yakışmaz. 5 yılda biter”[6]deyip, süreyi pazarlıkla 5,5 yıla indiren bir başka isim Erdoğan değil de kimdi? İşin niteliğine değil niceliğine takılmış kalmış bu zihniyetle az zamanda çok sayıda işe koşturulan Türkiye’de sadece 2016 yılında inşaat ve yol işkolunda 442, taşımacılık işkolundaysa 265 işçinin hayatını kaybetmesi ise bu hızın ve rakamlarla ahengin kaçınılmaz bedeliydi.

İklim değişikliğine karşı önlem almada örnek ülke

Su Olmasaydı belgeselinin sonunda Türkiye’nin iklim değişikliğine karşı aldığı önlemlerle örnek bir ülke olma yolunda ilerlediği de belirtiliyor. Propagandaya değil icraata bakıldığında bu cümleye katılmak mümkün görünmüyor. Türkiye olsa olsa kötü örnek olma yolunda hızlı ilerleyen bir ülke olarak değerlendirilebilir. 2023 Kalkınma Hedefleri doğrultusunda “ülkenin hidrolik potansiyelini %100 kullanmak”, “linyit rezervlerinin tamamını kullanıma açmak” ve “tarımsal hâsılada dünyadaki ilk beş ülke arasında girmek” gibi hepsinin de kesişim noktasında daha fazla su tüketimi olan hedeflerle bir ülke su varlıklarını hızla kaybeder ve iklim değişikliğine karşı daha kırılgan bir hale gelir.

Son vuruş Kanal İstanbul’la oldu

Kanal İstanbul Projesi

Üçüncü olarak da bu hafta Kanal İstanbul projesinin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulan Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) başvuru dosyasının bakanlıkça uygun bulunarak ÇED sürecinin başladığı duyuruldu. Uzunluğu 25 km’yi bulacak ve İstanbul’un Avrupa yakasını boydan boya yaracak olan kanalın onaylanan yeni güzergâhı şöyle. Küçükçekmece Gölü’nden Marmara Denizi’ne açılacak olan kanal Sazlıdere baraj havzası boyunca devam edip Sazlıbosna köyünü geçecek, sonrasında Dursunköy’ün doğusuna ulaşıp Baklalı köyünü geçip Terkos Gölü’nün doğusunda Karadeniz’de son bulacak. Kanal kazısından çıkan hafriyat toprağıyla Marmara Denizi’nde yapılacak dolgu çalışmasıyla üç ada yapılacak. Bu çılgınlığın ne zaman ve nasıl gerçekleşeceği bilinmese de kesin olan bir şey var. proje gerçekleşirse Marmara Denizi’yle arasında sadece 1 km mesafe olan Küçükçekmece Gölü de denizle birleşip yok olacak. Ve elbette inşaat sektörüne doping projesi olacak bu proje Marmara ve Karadeniz’in ekosistemlerini de alt üst edecek.

Suyun siyasi gücü

İrlanda’da su sayaçlarını ve suyun ticarileştirilmesini protesto etmek 80 bin kişi sokaktaydı (2015)

Dünya ölçeğinde baktığımızda 2000’lerin su krizinin büyüyüp siyasetten günlük yaşama kadar her şeyimizi etkilemeye ve hatta belirlemeye başladığı yıllar olduğunu görüyoruz. 1999-2000 yılları arasında Bolivya’nın Cochabamba kentinde kentsel su hizmetlerinin özelleştirilmesiyle birlikte başlayan ayaklanmaların sonunda sadece Amerikalı su şirketi Bechtel’le yapılan antlaşmaya değil, suyun özelleştirilmesine son verilmişti. Böylece ülkedeki siyasi düzeni değiştiren bir süreç de tetiklenmiş, beş senenin sonunda kendisi de Cochabamba mücadelesinde yer almış ilk yerli başbakan Evo Morales iktidara gelmişti[7]. İspanya’nın bir ucundaki Ebro Nehri’nden ülkenin diğer ucundaki endüstriyel tarım ve entansif turizm sektörlerinin artan su talebini karşılamak için uzunluğu bin kilometreye yakın kanallarla havzalar arası su transferi öneren dev proje 2005’te genel seçimler öncesi ülkenin en tartışmalı bir kaç gündeminden biriydi. Halkın büyük kısmı projenin ekolojik adaletsizliğe ve çok daha büyük bir su krizine neden olacağını söyleyerek projeye karşı çıkıyordu. Dönemin Sosyalist İşçi Partisi genel başkanı José Luis Rodríguez Zapatero, iktidara geldikleri takdirde projenin iptal edileceğinin sözünü vererek seçimleri kazandı[8]. İrlanda’da ise 2008 krizinde IMF ve Dünya Bankası politikaları sonucu devletin borçlarına karşılık evlere su sayacı takılmasını ve elde edilen gelirin kredi borcu ödemek için kullanılmasını protesto eden yüz binlerce insan, son seçimlerde bir sol koalisyon oluşturarak parlamentoya su haklarını savunacak 6 milletvekili çıkarmayı başardı. Böylece su hakkı meselesi İrlanda Cumhuriyeti’nde son yılların en önemli gündeminden biri oldu[9].

Bu su dalgası AKP’yi yükseltir mi? 

Dünyadaki örneklerinden de olduğu gibi Erdoğan’ın siyasi başarısını tetikleyen en önemli faktörlerden biri şüphesiz ki su meselesine getirdiği kısa vadeli ve göz boyayıcı çözümler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi başkanlığı zamanında kentin başta su hizmetleri olmak üzere bir bazı kronik sorunlarına belirli bir dereceye kadar çözümler ürettiği yadsınamaz. Ancak bu derecenin ne olduğuna ve bu çözümlerin ekonomik ve ekolojik maliyetlerine bakmak gerekiyor. Zira suyumuz 90’lı yıllardaki kadar sık kesilmese de, her ay pahalanan su faturaları cebimizi yakıyor. Üstelik bunca para verdiğimiz suyu içemiyoruz bile. İçmeye ayrı, temizliğe ayrı su kullanıp, iki ayrı kalemde para ödüyor olmanın dışında İstanbul’un sürekli artan nüfusuna ve sanayisine yetecek suyu temin etmek için Kırklareli’nden Düzce’ye Marmara Bölgesi’nin kuzeyi boyunca kurulan barajlar, göletler ve kanallar kuruldukları yerlerde ekosistemi alt üst edip, başka yerellerde su sıkıntısı yaratıyor. Artan su talebini tasarruf ve su verimliliği sağlayacak teknolojileri yaygınlaştırarak kontrol altına almak yerine, onu sorgusuz sualsiz karşılamak su varlıklarımız üzerindeki baskıları artırıp geleceğimizi karartıyor.

Arhavi’de yapılmak istenen HES’ler protesto edildi (2017)

Yapılan barajların sayısının büyüklüğüyle, inşa edilme hızıyla övünen ve bunlarla iktidarını sağlayıp sağlamlaştıran AKP’nin propaganda araçlarından belki de en önemlisi hala su. Bunun gayet iyi farkında olan hükümetin su meselesini son zamanlarda bu kadar gündeme getirmesinin nedeni de bu. Peki, şebekeye suyuna yapılan bu ufak fiyat indirimleri hükümeti bir kez daha iktidara getirmek için yeterli olacak mı? Halen 20 sene öncesindeki başarılar üzerinden süren bir propaganda, ekolojik adaletsizlik ve doğa yıkımıyla harap bitap düşmüş bir milleti susturmaya kafi gelecek mi?

İktidarın şunu hiç unutmamalı. Büyük oranda su altyapı projelerinde ve su hizmetlerindeki niceliksel başarılar üzerine kurulan bir iktidarı yerinden edebilecek güç yine sudur. Hükümetin yanlış tarım, enerji ve su politikalarıyla kurutulan göller, fosseptik kanallarına dönüştürülen akarsular, yüzlerce metre aşağıya indirilen yeraltı su rezervleri ve çölleşen topraklar son sözü söyleyecek.

Çünkü son sözü her zaman doğa söyler. Bindiği dalı kesen, her zaman yere düşer.

Ya da şöyle mi desek? Suyla gelen bir gün yine suyla gider…

Son notlar

[1] Su Hakkı Kampanyası (29 Kasım 2017). Yerel seçimlere hazırlık: Belediyeler su fiyatlarını düzenliyor http://www.suhakki.org/2017/11/dosya-yerel-secimlere-hazirlik-belediyeler-su-fiyatlarini-duzenliyor/#.WimyY0qRrIU

[2] A Haber (2017). Su Olmasaydı.  http://www.ormansu.gov.tr/video/2ti5xudoavi

[3] Akgün İlhan (3 Haziran 2017). “Rakamlarla aldatmak: 1453 kamyon geçidinin ardından”, Yeşil Gazetehttps://yesilgazete.org/blog/2017/06/03/rakamlarla-aldatmak-1453-kamyon-gecidinin-ardindan/

[4] DSİ (2013). 1000 Günde 1000 Gölet (GÖL-SU Projesi) Çalışmaları Hızla Devam Ediyor. http://dsi.gov.tr/haberler/2013/03/27/1000golet1000gun

[5] OSB (2016). Orman ve Su İşleri Bakanlığı 1000 günde 1071 gölet inşa edecek. http://www.ormansu.gov.tr/haber/orman-ve-su-i-%C5%9Fleri-bakanl%C4%B1%C4%9F%C4%B1-1000-g%C3%BCnde-1071-g%C3%B6let-i-n%C5%9Fa-edecek

[6] Rizedeyiz.com (26 Şubat 2013). “Başbakan Uydu Yayını Üzerinden Selamladı”. http://www.rizedeyiz.com/Haber/Basbakan-Uydu-Yayini-Uzerinden-Selamladi-64035.html

[7] Public Citizen (2002). Water Privatization Case Study: Cochabamba, Bolivia.

http://www.citizen.org/documents/Bolivia_(PDF).PDF

[8] Tàbara, J. D. ve İlhan, A. (2008). “Culture as trigger for sustainability transition in the water domain: The case of Spanish water policy and the Ebro river basin”. Regional Environmental Change 8 (2): 59-71.

[9] Konuyla ilgili daha detaylı bilgiye Mehmet Uludağ ile 15 Kasım 2016 tarihinde yapılan Su Hakkı programı (Açık Radyo) için yapılan röportajın kaydını dinleyebilirsiniz. http://www.suhakki.org/2016/11/su-hakkinda-irlanda-su-hakki-mucadelesini-konustuk/#.WTSFx2gT7IU

Tags: , , , , , , , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑