Makale

Published on Şubat 11th, 2018 | by Kuzey Ormanları Savunması

0

Desalinasyon İstanbul’un susuzluğuna çare olamaz

(Akgün İlhan / Yeşil Gazete – 10 Şubat 2018)

Son 44 senenin en kurak dönemini yaşadığımız şu aylarda kuraklık haberleriyle birlikte en son çare olarak başvurulan su arzı yaratma hamleleri gündeme gelmeye başladı. Bunlardan biri de deniz suyunu tuzundan arındırma ya da desalinasyon. Adından da anlaşılacağı üzere bu yöntemle deniz suyu tuzundan ve içindeki toksik maddelerden arındırıldıktan sonra kullanım ya da içme suyuna çevrilir. Nitekim son haftalarda İSKİ’nin aslında birkaç senedir adını andığı Terkos Deniz Suyu Arıtma Tesisi ve Derin Deniz Deşarjı Projesi’ne dair çeşitli haberler almaya başladık.

Arnavutköy’e desalinasyon tesisi

İstanbul’un Arnavutköy ilçesinde kurulması planlanan Terkos Deniz Suyu Arıtma Tesisi, Terkos Gölü’ne 1,5 kilometre, Durugöl çayına ise 900 metre mesafede inşa edilecek. ÇED onayından sonra 180 iş gününde bitirilmesi planlanan proje kapsamında kıyıdan 1650 metre açıklıkta 15 metre derinlikte su alma noktaları kurulacak ve arıtılan atık su Karadeniz açıklarına deşarj edilecek.

Terkos Deniz Suyu Arıtma Tesisi ve Derin Deniz Deşarjı Projesi

Ters ozmos teknolojisiyle çalışacak olan tesiste çözeltilerin yüksek basınç altında pompalanarak tuz ve diğer kirliliklerin tutulması suretiyle suyun arıtılması sağlanıyor. Bu suyun filtrelendikten ve çeşitli kimyasal içerikli maddelerin pH dengesini sağlamasından sonra içme suyu olarak kullanılacak. Projenin boyutuna gelince, tesise günde 400 bin m3 deniz suyu girişi olacak. Bu miktarın yarısı yani 200 m3’lük su ise arıtılmış su olarak içme suyu şebekesine bağlanacak. Elde kalan 200 bin m3atıksu derin deşarjla Karadeniz’e verilecek[1].

Arnavutköy’ün çilesi çok

Geçtiğimiz ay İki Deniz Arası[2] yürüyüş rotasının ilk etabı için Kuzey Ormanları Savunması (KOS) ve Hiking İstanbul ekibiyle birlikte Yeniköy’e gitmiştim. Güneşin ve bulutların altında, denizin kenarında ve ormanın içinde yürüdük. Havada uçan atmacalar, yol boyunca bize çobanlık eden dost sokak köpekleri ve kar yağmadan da açan kardelenler gördük. Köy kahvelerinde oturan genç yaşlı insanlarla, kıyıda kalkan avlayan balıkçılarla konuştuk. Bir kaç kilometre yakınlarında devam eden havalimanı inşaatından şikâyetçi olmayan, lafı Kanal İstanbul projesine getirip endişeyle konuşmayan kimse yoktu.

Arnavutköy’de İki Deniz Arası yürüyüşü

Su almaya bakkala girdiğimizde Selanik göçmeni bir teyze “Kızım orman için mi geldiniz? Ama orman kalmadı ki. Daha da beter olacak buralar. Bize destek olun, biz de size olalım” derken mavi gözlerinin içi hala umutla parlıyordu. Soluklanmak için uğradığımız kahvehanedeki kaloriferin yanına yanaştım ısınmak için. 70’li yaşlarda bir amca “Yavrum ısıtmaz o. Eskiden sobamız vardı. O İyi ısıtırdı. Ama artık odun verecek ağaç mı bıraktılar?” diye serzenişte bulunuyordu. Yolda gördüğümüz simitçi genç “İyi ediyorsunuz gelmekle de bu devlet kimseyi dinlemez ki” diyordu. Balıkçı Mehmet Abi “Doğru şeyler yapıyorsunuz ama bu düzen değişmez size de deli derler” diye bizi dostça uyarıyordu. Havalimanı inşaatı ve Kanal İstanbul’u yetmemiş gibi Arnavutköy’ün başına bir de desalinasyon tesisi projesi çıktı. Toprak ve tatlısu kaynakları bitirildikten sonra şimdi sıra denize geldi…

Desalinasyon ekonomik, ekolojik ve sosyal maliyeti yüksek bir teknoloji

Desalinasyon yoğun enerji kullanımı gerektiren bir teknoloji. Mesela su ihtiyacının %60’ını deniz suyundan karşılayan Suudi Arabistan’da desalinasyon için her gün 300 bin varil petrol kullanılıyor[3]. Elebtte ki desalinasyon tesislerinde sadece fosil yakıtlar kullanılmıyor. Bu tesislerde hidroelektrikten güneş enerjisine kadar çeşitli enerji kaynaklarını kullanmak mümkün. Ancak örneğin güneş enerjisiyle çalışan tesislerin diğerlerinden 3 kat daha fazla maliyeti olduğunu da hesaba katmak lazım. Zira bu tesislerin sadece güneşli saatlerde değil, 24 saat çalışması gerekiyor. Ve enerji depolamak için oldukça büyük sistemlerin kurulması gerekiyor. Desalinasyonla elde edilmiş bir metreküp suyun enerji maliyeti ortalama olarak 3 kWh. Ters ozmoz membran tekniğinin kullanıldığı tesislerde ise maliyet 2 kWh’a kadar düşebiliyor. Ancak yerel kaynaklardan sağlandığında suyun enerji maliyeti en fazla 0,2 kWh tutuyor. Yani yerelden gelen su denizden gelen desaline edilmiş ortalama sudan minimum 10 kat daha az enerjiye mal oluyor.

Desalinasyonun ekolojik olumsuzlukları da oldukça kabarık. Bu tesislerinin kurulduğu kıyı bölgeleri zaten pek çok ülkede yoğun kentleşme ve endüstrileşmenin getirdiği baskılar altında kıvranıyor. Bir de bu hassas ekosistemlere desalinasyon tesisleri eklendiğinde bu kırılganlık daha da artıyor. Öncelikle denizden çekilen ya da vakumlanan büyük miktarlardaki suyun içinde yaşayan hayvanlar ölüyor. Bu suyun içinde ne varsa (sadece planktonlar, çeşitli deniz canlılarının yumurtaları ve larvaları gibi küçük organizmalar değil, balıklar, kuşlar ve hatta büyük deniz memelileri bile) hepsi desalinasyonun çeşitli işlemleri sırasında yaralanıyor ya da ölüyor. Su alımı sırasında larvalar veya küçük balık yumurtaları vakumlandığı için deniz popülasyonu da hızla yok oluyor.  Her ne kadar bu işlemin daha az zararlı olması için teknikler geliştirilmiş olsa da bunların yeni teknolojiler olması dolayısıyla daha maliyetli olması tercih edilmemelerine neden oluyor.

Desalinasyon tesisi için denizden su çeken boru

Tabi desalinasyon sonucu ortaya çıkan tuz konsantrasyonun güvenli bir biçimde deşarj edilmesi meselesi de söz konusu. Elde edilen bu tuzlu konsantrasyonun içinde sadece iyot değil, kurşun, mangan, tarımsal üretim sonucu akarsularla ve yağmurla denizlere taşınan herbisit, pestisit ve azot gibi toksik maddelerin yanı sıra kentsel ve endüstriyel atıklar da oluyor. Buna ek olarak sadece denizde bulunan zehirli maddeler değil, tesisin kendi içinde kullanılan kimyasallar da bu karışımın içinde yer alıyor. Bunca kirlilik içeren bir bulamaç nereye bırakılırsa bırakılsın deniz tabanına çökerek, oradaki ekosistemi geri dönüşü olmaz biçimde yok ederek deniz canlılarını ortadan kaldırıyor. Bu karışımın seyreltilmesi için ne yapılırsa yapılsın, denize tekrar verildiğinde zarar vermemesi imkânsız.

Desalinasyon teknolojisinin sosyal maliyeti de yüksek olabiliyor. Mesela bu teknolojinin kullanıldığı ilk ülkelerden biri olan İsrail’de tuzund arındırılmış su kullanımı üzerine çeşitli araştırmalar mevcut. İsrailli bilim adamlarının yaptığı çalışmalar birincil olarak desaline edilmiş su kullanımının olduğu bölgelerde iyot eksikliğine bağlı hastalıkların yaygın biçimde var olduğunu gösteriyor. Ancak mesele sadece hastalıklarla da sınırlı değil. Desalinasyon tesislerinin yakınlarında oluşan çevre felaketlerinin sonucunda balıkçılık ve turizm faaliyetlerinin olabilmesi oldukça zor. Geçimini denizden sağlayan geleneksel balıkçı köyleri ve kasabaları ortadan kalkıyor. Dolayısıyla balıkçılığın ortadan kalmasına neden olacak kadar kirlenmiş bir çevrede turizmin devam etmesi de olanaksız hale geliyor. Bu bölgeler kısa sürede insansızlaşıp, büyük sanayi bölgelerine dönüşerek daha da büyük bir kirlilik kısır döngüsünün içine düşüyor. Tüm bu genel bilgiler ışığında bakıldığında desalinasyonun sadece su kaynakları çok kısıtlı ya da hiç olmayan ülkelerde veya coğrafyalarda bir anlam ifade ettiği anlaşılıyor. Oysa İstanbul böyle bir şehir değil. Desalinasyon İstanbul için tek çare değil…

Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu?

İstanbul’un susuzluğuna çare aranıyorsa öncelikle mega kentin temiz hava ve su deposu olan Kuzey Ormanları’nın korunması gerekir, Üçüncü Köprü ve Kuzey Marmara Otoyolu ile bölünüp bütünlüğünün bozulması, kirletilmesi ve yapılaşmaya açılması değil. Ormanları korunan bir kentte yağış sorunu olmaz. Amaç su arzı yaratmaksa Üçüncü Havalimanı inşaatı sırasında hafriyatla doldurulan 70 civarında göl ve tahrip edilen Terkos su havzası nasıl açıklanır? Ya İstanbul’un önemli tatlısu varlıklarını kendine katacak olan Kanal İstanbul projesi neye hizmet edecektir? Gaye artan nüfusa su sağlamaksa şebeke suyunda %55’e varan su kaybı neden aşağı çekilmez? Bunları yapmak varken neden tutup da Karadeniz’in suyuna göz dikilir?

Desalinasyonda tehlikeli eğilimler

Bu sorunun cevabını İstanbul eski belediye başkanı Kadir Topbaş’ın şu sözlerinde bulabiliriz belki de. Bundan yaklaşık üç sene önce yaptığı bir konuşmada Topbaş şunları söylemişti:

“İstanbul’a gelmesi ve gelecekte Türkiye’ye model olması için küçük çaplı olarak deniz suyundan içme suyu üretme çalışmasını başlatıyoruz… Deniz suyundan içilebilir su arıtma teknolojisini getireceğiz. İhtiyacımız olduğu için değil, bu teknolojiyi şehrimize getirmek adına. Bu yenilikçi bir düşünce. Bunu düşünmezseniz gelecekte ihtiyaç olduğunda çantacılar dolaşır neyi nasıl satacağız diye. Ama biz İBB olarak böyle bir teknolojiyi getirirsek Türkiye’de ihtiyacı olanlar gelir bizden alır. Biz de gerektiği zaman bunu genişletir, büyütürüz”[4].

Bırakın İstanbul gibi bir mega kenti, koca Türkiye’nin su talebini karşılamak gibi çılgın bir hedefle kurulacak bir desalinasyon tesisinin Karadeniz’in ekosistemini alt üst etmesi kuvvetle muhtemeldir. Sadece bu açıklama bile desalinasyon teknolojisinin nasıl kontrolden çıkmaya müsait bir tüketim çılgınlığına kapı açacağını göstermektedir.

Susuzluğun çaresi tasarruf odaklı çözümlerdir

Nüfusu sürekli olarak artan bir kentte daha fazla suya ihtiyaç duyulması kaçınılmaz. Ancak su arzını sorgusuz sualsiz artırmak yerine öncelikle mevcut tatlısu varlıklarını korumak ve onları tasarruflu ve verimli kullanmak gerek. Hem temiz hava hem de temiz su deposu olan ormanlık alanların korunması, su havzalarının yapılaşmadan arındırılması ve temizlenmesi şart. Suyun verimli kullanımında ise Türkiye’de alınacak çok yol var. Su kayıplarının %55 olduğu bir ülkede verilecek öncelik bu oranı aşağıya çekmek olmalı. Altyapıyı iyileştirerek bu kayıp oranları %5’e kadar indirilebilir. Evlerimizde mutfak ve banyolarda kullanılan gri suyun arıtılması ve yeniden kullanımı için gerekli yatırımlara da başlanmalı. Bunun için teşviklerin verilmesi şart.  İstanbul’da günlük su tüketiminin %90’dan fazlası da evsel kullanıma gidiyor. Evlerde banyo ve mutfakta kullanılan gri su arıtılıp yeniden kullanıma sokulsa, her hanede ortalama %50’lik bir su tasarrufu gerçekleşebilir. Demek ki sadece bu yöntemle bile İstanbul’un su kullanımı neredeyse yarıya indirilebilir. Üstelik yağmur suyundan da faydalanılabilir. Zira İstanbul gibi betonlaşmış kentlerde yağışın neredeyse tamamı toprağa değmeden beton üzerinden akarak ya doğrudan denize, ya da kanalizasyon sistemine gidiyor. Yani hemen hiç arıtmaya tabi tutulmadan bile kullanılabilecek temizlikteki yağmur suyu, pis suyla birleşip kullanılmaz hale geliyor. Bu suyun toplanması ve basit bir arıtmayla kullanıma sunulması enerjiden ve diğer masraflardan tasarruf anlamına gelir. Birim ürün ve hizmet üretmek için kullanılan su miktarında düşüş anlamına gelen “su verimliliği” de düşünülmesi gereken bir sorun. Daha az suyla daha fazla ürün ve hizmet, günümüz belediyelerinin hedefi olmalı. Tüm bu önlemleri almazsak gün gelir Karadeniz’in tüm suyunu çeksek bile bize yetmeyebilir.

Son notlar

[1] İstanbul İSKİ Terkos Deniz Suyu Arıtma Tesisi ve Derin Deniz Deşarj Projesi  http://www.belediyedeniz.net/kutuphane/makale/8389/istanbul-iski-terkos-deniz-suyu-aritma-tesisi-ve-derin-deniz-desarj-projesi

[2] Kültür Rotaları Derneği (2016). İki Deniz Arası. http://cultureroutesinturkey.com/tr/iki-deniz-arasi/

[3] Türkiye’nin günlük petrol tüketimi 600 bin varil civarında. Yani Suudi Arabistan’da Türkiye’dekinin yarısı kadar petrol tüketimi sadece desalinasyon tesislerinde harcanıyor.

[4] Milliyet (2 Mayıs 2015). İBB başkanı Topbaş: “Deniz suyundan içme suyu üreteceğiz”. http://www.milliyet.com.tr/ibb-baskani-topbas-deniz-suyundan-icme-istanbul-yerelhaber-761116/

 

 

Tags: , , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑