Makale

Published on Ağustos 19th, 2018 | by Kuzey Ormanları Savunması

0

Kanal İstanbul Projesi: Ya kanal ya İstanbul!

(Cemil Aksu / ETHA – 14 Ağustos 2018)

Kanal İstanbul Projesi, pek çok açıdan Karadeniz Sahil Yolu projesidir. Sahil Yolu Projesi, bugün Türkiye’yi büyük bir borç yükünün altına sokan inşaat odaklı birikim modelinin başlangıcıdır. Cengiz İnşaat, Kolin, Limak gibi şirketlerin, ANAP döneminde başlayıp, AKP ile yandaşlık üzerinden bugün inşaat devi haline gelmelerini sağlayan projedir. Bilim insanlarının, demokratik kurumların, halkın tepkisine rağmen yasa ve silah zoruyla yapılan “dev projeler”in ilkidir.

Saray Partisi’nin şefinin açıkladığı “100 günlük eylem programı”nda iki temel madde vardı. Birincisi, Kanal İstanbul Projesi diğeri ise savunma sanayii. Bu iki madde, Saray Partisi’nin hem şimdiye kadar sürdürdüğü birikim modelini (inşaat üzerinden kalkınma) hem de yeni birikim modelini (savaş sanayi)* ifade ediyor.
100 gün içinde Kanal İstanbul Projesi gibi ekonomik, ekolojik ve uluslararası hukuk açısından çatışma konusu olan bir projenin adımının atılacağının ilan edildiği günlerde, birçok açıdan benzer bir proje olan Karadeniz Sahil Yolu’nda yaşanan felakete tanık olduk.
Aslında Kanal İstanbul Projesi, pek çok açıdan Karadeniz Sahil Yolu projesidir. Sahil Yolu Projesi, bugün Türkiye’yi büyük bir borç yükünün altına sokan inşaat odaklı birikim modelinin başlangıcıdır. Cengiz İnşaat, Kolin, Limak gibi şirketlerin, ANAP döneminde başlayıp, AKP ile yandaşlık üzerinden bugün inşaat devi haline gelmelerini sağlayan projedir. Bilim insanlarının, demokratik kurumların, halkın tepkisine rağmen yasa ve silah zoruyla yapılan “dev projeler”in ilkidir. Saray Partisi’nin şefinin şaşaalı törenle açtığı ama her yağmurda “Allah’ın kapattığı” bir projedir. Öyle ki bizzat AKP’nin o dönemki Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım’ın “Yanlış bir projeydi ama yapmak zorundaydık. Bunu şimdi rahatlıkla söyleyebiliyorum. Ciddi bir para harcanmıştı. 700 trilyonun üzerinde bir meblağ harcanmıştı. Bitirilmesi gerekiyordu” diyerek yanlışlığını kabul ettiği bir projedir.
Yaptıkları bütün yap-işlet-devret modeli köprüler (3. Köprü, Osmangazi Köprüsü, hızlı tren, vd.), yollar halkın sırtına maliyet yüklemekten ve ekolojik yıkımdan başka bir sonuç da vermemiştir. Şimdi ise bu projelerin en büyüğünü, yine yasa ve silah zoruyla yapmak istemektedir.
KRİZE RAĞMEN ‘YOLA DEVAM’
Saray Partisi’nin inşaat odaklı kalkınmaya dayalı birikim modeli uzun zamandır kriz yaşıyor. İnşaat sektörünün lokomotif olduğu gelişme hem dış hem de iç kredi borçlanmasına dayandı. Bu modelde, mega projeler (3. Havaalanı, 3. Köprü, Kentsel Dönüşüm, vb.) hem büyük kredi ve fon şirketlerinin Türkiye’ye yatırım yapmasını sağlayarak cari para sirkülasyonu sağlayarak “ekonomiye can ver”di, hem de bireysel borçlanma ile alt ve orta gelir grubunun da dahil edildiği bir finanslaşma sürecine neden oldu. Bu süreç sadece İstanbul gibi merkez kentlerinin değil, tüm Türkiye’nin bir şantiyeye dönmesine neden oldu. Taşeron sistemi ile çalışan yandaş şirketleri birer parti organı olarak da kullanarak hem istihdam sorununa bir çözüm getirildi hem de toplumsal hegemonya inşa edildi.
Büyük bir ekolojik yıkıma neden olan bu borçlanmaya dayanan genişlemeci birikim modeli Türkiye’yi borç ve döviz krizine sürükledi. Uluslararası kredi kuruluşları sürekli not düşürürken iktidar “mega projeleri”ne ve borçlarına kredi bulamaz hale geldi.
Bireysel borçlanmada da borcun borçla çevrildiği bir süreç yaşanıyor. Faiz artışı talebi düşürürken iktidarın sürekli baskısı sonucu faiz indirimi de borçlanmayı daha da içinden çıkılmaz boyutlara çıkarma riski taşıyor. Bu çıkışsızlık, iktidarı birikim modelinin dışarısından müdahalelerle krize çare arayışına sevk ediyor. Rusya ve Çin ile ittifak pazarlıkları, AB ile mülteci akını üzerinden “Kayserili pazarlığı”, Kürt sorununda yeniden savaş –üstelik “düşük yoğunluklu” da değil- ve işgal politikaları, Gülen Cemaati’ne karşı operasyon ve 15-16 Temmuz darbeleri, “Cumhurbaşkanlığı Sistemi” gibi rejim değişikliği, Rahip krizi…
Saray Partisi’nin şefi, birikim modelindeki krize rağmen hala 100 günlük programda yeni inşaat projeleri açıkladı. Çünkü bu birikim modelini terk ettiği anda 16 yıldır kendisini iktidarda tutan çıkar koalisyonu biteceğinden korkuyor.
PROJENİN EKOLOJİK MALİYETİ
Yaşanan borç/döviz krizinin, Kanal İstanbul Projesini hayata geçirmeye ne kadar müsaade edeceğini bilmiyoruz. Fakat bu halk ve doğa düşmanı projeyi engellemek zorundayız. Çünkü Kanal İstanbul Projesi, -yeterli kaynağı bulursa- iktidarı ve etrafındaki yandaş şirketleri “kurtaracak”, diğer taraftan da İstanbul’un, Marmara’nın ekolojik tahribatında son noktayı vuracak bir proje.
Kanal İstanbul Projesi’nin İstanbul’un, Marmara’nın jeolojik, ekolojik ve ekonomik yapısı üzerinde yaratacağı olumsuz etkilere dair TMMOB başta olmak üzere halktan yana bilim insanları, ekonomistler bilimsel raporlar yayınladılar. Bu raporlara bakıldığında proje uygulanmaya başlandığı andan itibaren sadece kanalın yapacağı bölge halkı değil, bütün İstanbul hatta Türkiye ve dünya etkilenecektir. Yani Kanal İstanbul Projesi lokal, yerel bir proje değildir.
Projenin gerçekleştirileceği güzergâh, Küçükçekmece Gölü, Sazlıdere ve Durusu (Terkos) gibi, İstanbul için olduğu kadar bölge için de çok önemli sulak alanları, tarım topraklarını, su havzalarını barındıyor. Sadece Terkos Havzası İstanbul’un yüzde 20’lik su ihtiyacını karşılayan ikinci büyük havzası. Sazlıdere Havzası ise Avcılar, Bağcılar, Gaziosmanpaşa, Güngören, Küçükçekmece, Başakşehir ve Esenyurt gibi emekçi bölgelerinin su ihtiyacını karşılıyor.
Kanalın iki tarafında da yoğun bir kentleşmenin yaşanacağı, bunun için şimdiden arsa simsarlarının bölgede çalıştığı biliniyor. Kanalın iki yakasına inşa edilecek kentler, altyapı ve üstyapılarla daha da yayılarak bölgedeki tarım ve doğa alanlarını yok edecek. Şimdilik öngörülen 13 bin 243 futbol sahası büyüklüğünde bir tarım alanının yok olacağıdır.
Kanal’ın açılması için yerden çıkarılacak hafriyatın, çıkarılmasından taşınmasına ve başka yerlerde yığılmasına kadar sürecin her bir aşaması ise başka bir kriz ve risk yaratıyor. Kanalın açılması, bölgenin jeolojik dengesini değiştirerek deprem riskini daha da arttıracak. Olası deprem ile birlikte oluşabilecek tsunami dalgalarının kanal güzergahına girişiyle birlikte halk deprem dışında ikincil bir tehlike ile karşı karşıya kalacak. Hafriyatın taşınması, defedilmesi sürecinde öngörülen hava kirliliği emisyonları Sanayi Kaynaklı Hava Kirliliği Yönetmeliği’ndeki limit değerlerin kat be kat fazla. Ayrıca Kanal’dan çıkan hafriyatla Marmara’da dolgu yapılarak adalar yapılacak. Yani proje havayı kirletecek, halkın sağlığını tehdit edecek.
Milyonlarca yılda oluşan, Akdeniz ile Karadeniz arasındaki sıcaklık, tuzluluk veya barındırdığı mikro organizmalar gibi özellikleri bakımından farklılıkların Marmara Denizi’nde yarattığı denge de Kanal’ın açılması ile beraber bozulacak. İki deniz arasındaki alt ve üst akıntıların dengesinin değişmesi, Karadeniz’in kirlenmiş sularının daha fazla Marmara’ya Akdeniz’e akması, Marmara Denizi’nin ekolojik yapısının tamamen öngörülemeyen tarzda bozulmasını getirecek.
STRATEJİK ÇATIŞMA RİSKİ
Kanal İstanbul Projesinin uluslararası dengeler açısından da çatışma riski yaratmaktadır. Kanal projesi ile Birinci Dünya Savaşı sonrası Montrö Sözleşmesi ile düzenlenen boğazlardan geçiş düzeninin bozulmasına neden olabilir. Kanal İstanbul’un Montrö Sözleşmesi’nin hükümlerine tabi olup olmayacağı şimdiden uluslararası tartışma konusudur. Montrö’nün savaş gemileri için getirdiği şartlar konunun en stratejik noktasını oluşturmaktadır. Bu nedenle Kanal İstanbul’dan hangi gemilerin geçeceği, zorunlu kılavuzluk ve alınacak ücretlerin Montrö’ye etkilerinin hukuki ve teknik boyutları belirsizdir. Kanal ile birlikte Montrö Sözleşmesi ile Karadeniz’e kıyıdaş olmayan devletlerin savaş gemilerine getirdiği kısıtlamaları kaldırma olasılığı bölgede Rusya ile ABD-AB arasındaki gerilim siyasetinin tırmanmasına neden olabilir. Montrö Sözleşmesi’nin ticaret gemileri için barış ve savaş zamanlarında bazı farklarla öngördüğü, herhangi bir ödeme yapılmadan geçiş serbestliği ilkesinin fiilen uygulanmayarak gemilerin Kanal İstanbul’a yönlendirilmesi ve geçişin ücrete tabi kılınması gibi başka çatışma noktaları da söz konusu.
YA KANAL YA İSTANBUL
Kanal İstanbul Projesi’nin sadece inşaat sektöründeki şirketlerin karları düşünülerek hazırlandığı açık. “Kentsel Dönüşüm Projesi”, 3. Köprü ve 3. Havaalanı Projelerinden sonra Kanal İstanbul Projesi ile iktidar “mega (yağma) projeler”inde final yapmak istiyor. Bu birikim modeli krize neden olmasına rağmen bunları yapmak istiyor. Hatta belki bu borç/döviz krizinin ciddi bir ekonomik krize neden olması durumunda projenin yarım kalma gibi hepten saçma bir sonuç üretme ihtimali bile var. Bu yüzden Kanal İstanbul Projesinin engellenmesi, doğayı, kentsel müşterekleri, en temel sosyal güvenlik ve insan haklarını yok eden bu iktidarın engellenmesi anlamına geliyor.
Projenin engellenmesi için şimdiye kadar ayrı mecralarda seyreden emek, ekoloji, kent ve kadın ve gençlik hareketlerinin bir an önce ortaklaşması gerekiyor. Bu açıdan, yani farklı mücadelelerin ortaklaşması açısından bir “fırsat” da denebilir. Çünkü bu iktidarın “inşaat odaklı birikim rejimi”nde en çok can veren emekçiler oldu. Taşeron sistemi ile çalışan bu inşaat şirketleri “işçi cinayetleri” şirketi oldular. İnşaat sektörü, sendikal örgütlemenin yasaklandığı, güvencesiz çalışmanın ve emek sömürüsünün en yoğun olduğu sektörlerin başında gelmektedir. Bu birikim rejimi, kadın düşmanı Saray Partisi’nin hegemonyasını güçlendiren bir işlev görüyor. Kadın emeğini, varlığını değersizleştiren istihdam politikalarının yanı sıra şiddetten “kentsel dönüşüm”, su ve gıda kıtlığı, hava kirliliğine kadar pek çok faktörden en çok etkilen kesimler emekçi kadınlardır. İstanbul’un yok edilen son tarım ve doğal alanlarının yok edilişi gençliğin geleceğinin çalınmasıdır. Proje “bir halk sağlığı sorunudur”. Kısacası Kanal İstanbul, başta İstanbul olmak üzere bütün ezilenler, emekçilerin boyunlarına asılmak istenen ağır bir zincirdir.
Kanal İstanbul Projesine karşı mücadele sadece “bir avuç ekolojist”in işi olarak görülmemelidir. Ekoloji mücadelesini, “çevreciler”in mücadelesi olarak gören dar yaklaşımlardan artık kurtulmak gerekiyor. DİSK’in KESK’in, TTB’nin, partiler, kadın örgütleri bütün benlikleriyle, güçleriyle ekoloji mücadelesini, Kanal İstanbul Projesinin engellenmesini şimdi gündemlerine almayacaklarsa ne zaman alacaklar? Daha önce Suyun Ticarileştirilmesine Hayır Platformu, Gezi sürecindeki Taksim Dayanışması örneklerinden daha ileri bir örgütlenme yaratılarak, Karadeniz ve Akdeniz’e kıyısı olan ülkelerin, Avrupa’nın ekoloji hareketleri ile de ortaklıklar geliştirilerek bu proje engellenebilir ve Saray Partisinin krizi daha da derinleştirilebilir.
* Bu alandaki hevesi, Afrin’in işgali sürecinde yandaş medyadaki “yerli ve milli” silah reklamlarına bakarak görebiliriz.

Tags: , ,


About the Author



Comments are closed.

Back to Top ↑